Logo
Benim Hikayem
Benim Hikayem

Benim Hikayem

1971 yılının serin bir Kasım akşamı İstanbul Maltepe’de dünyaya geldim. O dönemin Maltepe’si, orta gelir düzeyinde vatandaşlarımızın ikamet ettiği, nüfusu yoğun olmayan ve semizotu yetiştirilen geniş tarlaları ile ön plana çıkan Anadolu yakasının küçük ve sevimli ilçesi idi.

5 yaşına henüz basmıştım ki Suadiye’ye taşınmıştık. Bostancı’yı Suadiye’ye bağlayan Emin Ali Paşa Caddesi’nin paralel sokağında bulunan 4 katlı şirin bir bina idi ikamet ettiğimiz Huzur Saray apartmanı. Mahalleye taşındıktan 2 yıl kadar sonra, benden yedi yaş büyük ağabeyim ve benden yedi yaş küçük kardeşim ile birlikte 5 kişilik mutlu bir aile olmuştuk.

Aynı sokakta bulunan Mehmet Karamancı İlkokulu’na kayıt olmuştum. Hemen tren yolunun kenarında hayırsever bir iş adamı tarafından inşa edilmiş küçük ve sempatik bir okuldu. İlk sahne deneyimim bu okulda okurken gerçekleşti. 23 Nisan Çocuk Bayramı töreni için günün anlam ve önemini belirten şiiri okuma görevi bana verilmişti. Sınıf öğretmenimin özverili çalışmaları sayesinde ilkokulda oldukça başarılı sonuçlar elde etmiştim.

Makine mühendisi olan babamın işleri oldukça iyiydi. Kartal Cevizli’deki fabrikasında hidrolik ve pnömatik bilgisiyle sipariş üzerine eşsiz makineler üretiyordu. Demir ve saç parçalarına adeta origami yaparcasına şekil veriliyordu fabrikada. Torna, tesviye ve kalıp atölyeleri tam kapasite çalışıp talepleri karşılamaya çalışıyordu.

Evimizin hemen bitişiğine o zamanın en yüksek ve modern binası yapılmıştı, 13 katlı Erdikler Apartmanı. Bina yuvarlak, aslında daha doğrusu silindirik bir forma sahipti. Annem denizi çok seviyor diye 6. katına taşımıştı evimizi rahmetli babam. Prenses Adaları ve Marmara denizini bir tablo gibi panoramik olarak izlemek mümkündü salonumuzun pencerelerinden. Sık sık elektrikler kesilirdi Anadolu Yakası’nda. Türkiye Elektrik Kurumu sayesinde sekiz yaşında ilk ticari faaliyetlerime başlama fırsatı buldum. Binadaki tüm komşularımın mum ihtiyacını karşılıyordum. Mahalle bakkalından alıp küçük bir kutuya yerleştirdiğim beyaz mumları elektrikler kesildiğinde kapı kapı dolaşıp satıyordum. Tabii tüm satışlar nakit olarak gerçekleşiyordu. Çünkü kredi kartı ve diğer ödeme sistemleri henüz hayatımıza girmemişti.

Komşular sanki beni ticarete ısındırmak istermişçesine hiç beni geri çevirmiyorlardı. Ben de kazandığım paralarla işime yatırım yaptım. Kutudaki mumların yanına “Çoko Prens” ve “Eti Puf” (ki hala bu ürünler marketlerde satılıyor) yerleştirdim. Apartman görevlimiz inşaat aşamasından beri binamızda görev alıyordu. Mazlum ve mağrur bir insandı, bisikletlerimize sahip çıkardı. Satışlardan elde ettiğim kazançla ona sigara alırdım. Dönemin en lüks sigarası; kırmızı ambalajlı uzun Marlboro. Rıza Bey’i mutlu görmek bana iyi hissettiriyordu.

Ağabeyim hem çok çalışkan hem de çok becerikliydi (hala da öyledir), nefis bisiklet tamir ederdi. Problem çözmek hobisiydi. Bir bisikletin olabilecek en ağır hasarlarını gidermesi sadece dakikalar alırdı. Suadiye’deki bisikletçileri bezdirmişti. Eve şikâyete bile geldiler. Çok kaliteli işi yarı fiyatına yapardı. Bisikletçiler lastik patlaklarını yapıştırıcı ile yapıştırırlardı, ama abim kaynak yapardı. Evladiyelik çözüm. Ben de onu izler öğrenmeye çalışırdım, bir Uludağ gazozuna getir götür işlerini yapardım.

Bizim ilkokuldan mezun olduğumuz yıllarda 5 yıllık ilkokul öğreniminin ardından kolej sınavlarına girilirdi. Tüm Türkiye’deki ilkokul son sınıf öğrencileri arasında en yüksek puanı alıp bir koleje kayıt yaptırabilmek için kıyasıya bir rekabet olurdu. Sadece maddi anlamda varlıklı olmak koleje kayıt yaptırabilmek için yeterli değildi.

Sınavdan elde ettiğim puan sayesinde, Kadıköy Bahariye’de bulunan o dönemki adıyla Saint-Joseph Fransız Erkek Lisesi‘ne girmeye hak kazandım. 1870 yılında Fransız misyonerlerin kurduğu, kültür ve değerlerini öğrencileriyle paylaşan, ama her şeyden önemlisi talebelerin Fransız formasyonu ile yetişmesini sağlayan köklü bir kurumdur. Ben tarafım belki ama bence hala en iyi Fransızca eğitimin adresidir. Bu konuda rakip tanımaz.

Hayatlarını eğitime adamış birbirinden değerli hocalarla çalışma fırsatı bulduk. Ama disiplin okulun olmazsa olmazıydı. Teneffüslere çıkarken bile yer karolarını takip ederdik, adeta askeri bir intizam ile. Sırayı veya düzeni bozan rahmetli Frere Etienne’nin zincirinin acısını bacağında hissederdi.
Fransızca eğitim diğer yabancı dillere kıyasla biraz daha zor olduğu için hazırlık sınıfları 2 seneydi. Tam ortaokula geçeceğim dönemde, babam geçirdiği bir iş kazasında sol gözünü kaybetti. Türkiye’de ve Avrupa’daki en iyi göz doktorları harcanan bir servete rağmen gözünü kurtaramadılar. Yakışıklı görünümü darbe alınca morali, moraline paralel olarak da işleri bozuldu.

Yaşadığım sorunlardan mı, yoksa yapımda vardı da sorunları bahane mi ediyordum emin değilim ama kolej eğitimi döneminde biraz haylaz ve vasat bir öğrenciydim. Lise 1.sınıfta, Fransız Edebiyatına olan ilgisizliğimiz en yakın arkadaşlarımla birlikte ikmale kalmamıza neden olmuştu. Efsane hocamız İzak Abudaram’ın telafi imtihanlarında gözümüzün yaşına bakmaması sonucunda, tüm ekip olarak sınıfta kalmıştık. Koca bir yıl bekleyecektik.

Zamanı değerlendirmek adına Avusturalya’dan Ereğli’ye kömür ithal eden bir firmada ofis boy olarak bordrolu olarak çalışmaya başladım. Fenerbahçe sahilinde Dalyan mevkiinde sessiz, sakin ve yeşillikler içindeydi ilk işyerim. O tarihteki iletişim araçları kablolu telefon, faks ve teleksti. Kömür taşıyan gemilerle irtibat kurup, kaptanlardan Ereğli’ye tahmini varış sürelerini öğreniyordum. Çelik üretiminin aksamaması için gemilerin limana zamanında yanaşması hayati önem taşıyordu.

1989’da Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi Ataköy’de açılıyordu: Galleria! Gençler için harika bir buluşma noktasıydı. (ki bence hala öyle) Fame City ilk eğlence merkezimizdi. Notre Dame de Sion lisesinden yakın bir arkadaşımın babası, Galleria’da nefis bir Fransız restaurantı açıyordu. Fransızca bilen elemanlara ihtiyaçları olunca ofis görevinden vazgeçip hemen başvurdum. Beni mutfakta aşçı yamağı olarak görevlendirmişlerdi. Maalesef o güne kadar elma bile soymamıştım, ama çabuk öğreniyordum. Fransız bir müşteri geldiğinde, aşçı yamağı kıyafetlerimi hemen değiştirip komi oluyordum. Salona çıkıp müşterinin siparişini alıyor ve mutfağa iletiyordum. Müşteri hesabı ödeyip kalktıktan sonra yine asıl görev alanım olan mutfağa dönüyordum. Bolulu bir aşçıbaşımız vardı. Neden bilmem benden hiç hoşlanmıyordu, çuval çuval patates soyduruyordu. Günde en az 5 kez paspas, tüm bulaşıklar. Birlikteliğimize 3 ay dayanabildim. Her delikanlı gibi saygısızlığa hiç tahammülüm yoktu. Ustabaşına zarar verebilme ihtimalime karşı patronumuz beni pastane bölümüne aldı. 4 ay kadar pastacılık yaptım.

Bağdat Caddesi beni çağırıyordu sanki. İçimdeki isyan ve adalet özlemim daha uzun zamanımı caddede geçirmeme neden oluyordu. Sabah 9’dan akşamın 12’sine kadar arkadaşlarımla devriye atıyordum. Kaldırımdaki taşların sayısını bile ezberlemiştim. Tüm ekip Şaşkınbakkal Genç Spor Merkezinde Taekwondo ve Kung-Fu eğitimi alıyorduk. Kimsenin mağdur olmaması için faaliyet gösteren gönüllü bir örgüt gibi mesai harcıyorduk. Tabi her zaman şans bizden yana olmayabiliyordu. Kazanmak için kaybetmeyi tatmak gerekiyordu. Yani adaleti sağlayacağız derken bazen dayak yediğimizde oluyordu.

Şaşkınbakkal Kantarcı durağında eskiden Kristal Büfe vardı. (şimdi Starbucks’ın olduğu dükkan) Arkasında da geniş bir otoparkı bulunurdu. Gençler birbirlerine bu alanda meydan okumayı severdi. Bir gün en güvendiğim arkadaşlarımın satışına geldim. 30 kişiye karşı sadece 2 kişi kaldık. Tehdit büyüktü ve biz çaresizdik. En önemli silahımı kullandım; dilimi. Verilmiş sadakamız varmış, çizik almadan o badireyi atlatabilmiştik, ama bir anda caddeden soğuduğumu hissettim. Uğruna pek çok şeyi göze aldığım can arkadaşlarım, tehdidin büyüklüğünü görünce kaçmayı tercih etmişlerdi. Ben ne yapıyorum, burada ne işim var dedim kendime. Ve caddeyi terk ettim.

Aynı dönemde halk arasında “karabasan” olarak da bilinen sevimsiz olay başıma geldi. İnsanın görmediği ve dokunamadığı bir varlık tarafından darp edilmesi müspet ilimle ilgilenen, fiziği ve kimyayı laboratuvarlarda öğrenen biri için kabul edilebilir değildi. Henüz Google hayatımıza girmemişti, araştırma yapmak amacıyla kütüphaneleri dolaştım. Yaşadığım deneyimlerin ne olduğuna ışık tutacak hiçbir şey bulamadım. Geceleri korkudan uyuyamıyordum, artık bıçak kemiğe dayanınca konuyu annemle paylaştım. Annem çok özel bir kadındır. Algıları ve hissiyatı çok gelişmiştir. Bulgaristan’dan göçen ailesi “ocak” sahibidir. Kurşun dökerek insanlara şifa dağıtır. Dünyadaki bugüne dek keşfedilen en pozitif element olan (periyodik tabloda Plomb’un kısaltması “Pb” olarak anılır, atom yükü +3’dür) kurşun eritilip su ile reaksiyona girdiğinde, yeniden dengeye oturmak için ortamdaki tüm negatif iyonları ve enerjileri kendine çeker. Bana musallat olan varlıklar sanırım bayağı kuvvetlilerdi ki annemin kurşunları da para etmedi.

Annem başıma gelen bu talihsiz olayı medyum olan yakın bir arkadaşına anlatmış. Bedensiz bir ruhsal varlığa kanallık yapan ve pek çok özelliği bünyesinde barındıran kartvizitli bir medyumdu bu özel arkadaş. Sorunuma enerji verdiği yarım bardak su ile çözüm üretmişti. Varlıkları korkutup kaçıracak suya ne yapmış olabileceğini düşündüm ama bulamadım. Anneme sordum, şifa verdi dedi. Bu cevap beni hiç tatmin etmedi. Ne demekti şifa vermek. Yine kütüphanelerin yolunu tuttum. Enteresan bilgiler buldum, şifa ve şifacılık üzerine. Artık tartışmaya hazırdım. Randevu aldım medyumdan teşekkür etmek için. Kazasker’deki çiçekçi dükkanında kabul etti beni. Şifayı ve şifacılığı benim anlayabileceğim basitlikte hayata dair örneklerle öyle güzel anlattı ki, çok etkilenmiştim. Bir akrep burcu olarak bilinmeyene ve mistisizme karşı ilgi duyduğumu ve daha fazla bilgi edinmek istiyorum dedim. Eğitici ve öğretici olan medyum hanım ne zaman istersem toplantılara katılabileceğimi belirtti.
Yüce Âlem hayrı şerrin içinden çıkarır. Çünkü şer hayrı yok etmek için ararken kendi içine bakmayı düşünmez. Benim karabasanım da aslında hayatımda yeni bir pencerenin açılmasına vesile oldu. Merak ettiğim öyle çok soru vardı ki, niye yaşıyoruz, ben dediğim zaman ben kimim, ölüm nedir, ölümden sonra hayat var mı, dinler, peygamberler, öğretiler, rüyalar vs.
İnsan bilmediği şeyden korkarmış, daha çok bilgi alarak korkularımın üzerine adeta koşarcasına gitmeye başlamıştım. Sanki farkındalığım gelişiyordu aldığım bilgiler ışığında, dünya duruşumu ve olaylara bakış açımı sorguluyordum. Kolejdeki o vasat öğrenci gitmiş, sorumluluk sahibi yeni biri gelmişti sanki. Lise son sınıfta ilk kez teşekkür almayı başarmıştım. Sınıf arkadaşlarım da performansıma şaşırmışlardı.

İnsanları sevdiğim için iletişim fakülteleri hedefimdeydi. Üniversite sınavından aldığım puanla Nişantaşı’ndaki Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümüne kayıt yaptırabildim. 4 yıl sürecek macera başlamıştı. Okulun ilk günü 70 sınıf arkadaşımla tanışmış ve hepsine adıyla hitap ediyordum. Siirt eşrafından çakır gözlü bir arkadaşıma okulun ikinci günü işbirliği teklif ettim, üniversitenin logolarını bastıracağımız tişörtleri birlikte sınıf arkadaşlarımıza pazarlayacaktık. Ben aktif pazarlama yapacaktım, ortağım ise sipariş aldığımız arkadaşların vücut ölçülerini kayıt altına alacaktı. 5. gün herkese hatasız ve eksiksiz tişörtlerini teslim etmiştik.

Üniversite yıllarında, kolejdeki vasat öğrenciden intikam almak istercesine hep iyi bir öğrenci oldum. Çok değerli hocalarım ve sınıf arkadaşlarım oldu. En büyük idealim birincilikle mezun olmak ve kütüğe mezuniyet brövesini çakmaktı. Dayanışma ve yarışmayı birbirinden çok iyi ayırt ediyorduk. Günün birinde bahçede otururken kantinimizi işleten şahıs bir sınıf arkadaşımızın üzerine yürüdü. Tereyağından kıl çeker gibi kardeşimizi karmaşanın içinden çekip aldım. Yaşanan bu gelişmenin üzerine arkadaşlarım bir dernek kurmamızı ve benimde başkanlık etmemi istediler. Dekanımız Ateş Vuran’dı. Ateş Bey benim Saint-Joseph’den büyüğüm idi. Makamına gidip olayı ve arkadaşlarımın taleplerini anlattım. Dernek olamayacağımızı ama öğrenci kulübü kurabileceğimizi söyledi. Hemen kapsamlı bir tüzük hazırladık ve “İletişimciler Kulübü” hayata geçti. Kurucu başkan olarak derhal yönetimde görev almasını arzu ettiğim arkadaşlarımı davet ettim. Yapılan istişarelerin ardından stratejik iletişim planımızı ve görev dağılımını yapmıştık.

Plastik manyetikli ve numaralı kartlar bastırmıştık üyelerimize. Bir Beymen’de bir de biz de vardı plastik kartlardan. Üyeler için fırsatlar geliştiriyorduk. Öğrencilerin ihtiyaçları ve beklentileri hizmetlerimizin tam merkezinde bulunuyordu. Kafelerden ve restoranlardan indirimler alıyorduk. Müthiş üniversite etkinlikleri düzenliyorduk. Bizimle aynı kampüsü paylaşan Dişçilik Fakültesi öğrencileri de bizim aktivitelerimize katılım sağlıyorlardı. İletişimcileri ve dişçileri buluşturduğumuz “İledişim” partileri geleneksel olmuştu, eğlenmek mecburiydi. Lise yıllarında düzenlediğim partiler ve sosyalleşme aktiviteleri, üniversitede işime yaramıştı. En kaliteli partiler, Bodrum gezileri, konferans ve seminerler İletişimciler Kulübü markasıyla hayat buluyordu. Etkinlik ve organizasyonlarımızın başarısı dalga dalga yayılıyordu. Marmara Üniversitesinin Göztepe ve Haydarpaşa kampüslerinden bile davet alır olmuştuk.

Bir gün kantinde otururken arkadaşım yanıma geldi. Türk Hava Yolları’nda işe başlayacağını söyledi. Lisan bilen üniversite öğrencileri aradıklarını benimde başvurmamı istedi. THY’ye başvurdum ve 1993 yılı sonunda 71. Dönem kabin memuru olarak uçmaya başladım. Hem insanlara hizmet etmeyi hem yeni yerler görmeyi çok seviyordum. Ray Ban gözlüğüm ve Samsonite çantam ile kaptan pilotlara özeniyordum. Basınç değişikliklerine daha fazla dayanamayan kulak zarlarım yaklaşık 1 sene kadar uçmama izin verdi.

Üniversite hayatımı paylaştığım tüm arkadaşlar birbirinden kıymetli idi. Sevgi ve saygıya dayalı arkadaşlıklarımız genelde çok keyifli anılarla doludur. Hani bazen keşke zamanı geri almak mümkün olsa dedirten cinsten. Okula girerken kendime belirlediğim hedefi yakalamıştım, okulu birincilikle bitiriyordum. Mezuniyet töreni için bir ilk yapıldı o sene; okulu birinci bitiren değil öğrencilerin seçtiği kişi bröveyi kütüğe çakacak denildi. Hepimizin çok sevdiği bir kardeşimizin adı tahtaya yazıldı. Tabi ki ben de hiç düşünmeden oyumu ona verdim. 4 yıllık emek ve çaba hep o anı yaşamak içindi, ama kısmet yakın bir arkadaşıma oldu. Bugün kendisi New York’un en güzel barlarının işletmecisi konumunda.

Üniversitenin son iki yılında gayrimenkul danışmanlığı, proje geliştirme ve inşaat işlerini de okul hayatıyla beraber götürüyordum. Aile şirketimizde Majestik Gayrimenkul Danışmanlığı adıyla Bağdat Caddesinin Çiftehavuzlar mevkiinde hizmet veriyorduk. Sorun çözmeye bayılıyordum, nerede imar veya hukuki yönden sorunlu araziler var, hepsi ilgimi çekiyordu. Çünkü biliyordum kolayı herkes becerebilirdi, ama fark yaratmak isteyen zoru başarmalıydı.

Kürsü başkanlığını Prof. Dr. Alaeddin Asna’nın (Türkiye’de halkla ilişkiler sektörünün kurucusudur) yaptığı master programına kabul edildim. Okulda en büyük rakibim olan hanımefendi ile aramızdaki tatlı rekabet ve paylaşım bizi yakınlaştırdı. Hayatlarımızın kalan kısmını birlikte tüketmeye karar verdik. Tabi evlenebilmek için askerliği tamamlamam gerekiyordu. 1997 yılının Kasım ayında nişanlanıp, vatani görevimi tamamlamak üzere, acemi birliği için İzmir Poligon’a, ardından usta birliği için İskenderun’a gitmiştim. Öyle güzeldi ki askerliğim aynı şartlar ve kişilerin tekrar bir araya getirileceğini bilsem tekrar askere gidebilirim.
Askerden döndüğümde ekonomik istikrarsızlık hat safhadaydı. Proje geliştirmek gün geçtikçe zorlaşıyordu. Alaeddin Bey, bir gün beni yanına çağırdı. Türkiye’nin ilk hakla ilişkiler şirketi a&b Tanıtım’ın bir okul olduğunu, teoride öğrendiklerimin pratiğini a&b çatısı altında deneyimleyebileceğimi söyledi.

Mavi Jeans, Tepe İnşaat, Benetton markalarına hizmet veriyordum. Henüz elektronik postanın, dijital fotoğraf makineleri, web siteleri icat olmamıştı. Gerek hocam Alaeddin Beyden gerekse eşi Sibel Hanımdan çok şey öğrenmiştim. O zamanki adıyla Osmanlı Bankası, Beymen ve Turkcell ekiplerine de destek olmaya başlamıştım. a&b gerçekten okul gibiydi. Kağıt katlamaktan, etiket yapıştırmaya, ataç takmaktan, zarflamaya kadar her şeyin bir kuralı ve standardı vardı. Küçük detaylar fark yaratıyordu. Okuldaki eğitimi tamamladığıma inandığım gün neredeyse 3 sene geçmişti. Alaeddin Beyden aldığım ve hala sakladığım bir referans mektubuyla 2001 yılının başında Ali Saydam’ın kurucusu olduğu Bersay İletişim Danışmanlığı şirketine başvurdum. Kriz yılıydı, piyasalar altüst olmuştu. İnsanlar işsiz kalıyorlardı. 3 ay süren görüşmeler sonunda Bersay’a kabul edildim. O dönemde çok değerli çalışma arkadaşlarım oldu, bazılarıyla hala görüşürüz.

2005 yılının Ocak ayında grubun en yeni şirketi SaydamPR’a yönetici olarak atandım. Sanırım zorlukları sevdiğim için beni yöneticiliğe uygun gördüler. Yeni kurulan bir şirket olmasına rağmen arkadaşlarımla müthiş bir takım çalışması gerçekleştirmiştik. Aynı yıl Ekim ayında kızım dünyaya geldi. Aklım evde olsa da bedenen iş yerinde olup mücadelemize liderlik etmem gerekiyordu.

Zor şartlar bizleri kaynaştırmış sıkı dostlar haline getirmişti. Her hal ve şartta dayanışma içindeydik. Patronumuzun soyadını taşımak omuzlarımıza sorumluluk yüklüyordu. İki basit kuralımız vardı. İlk kural; asla dedikodu yapmıyorduk, yapılmasına da izin vermiyorduk. İkinci kural ise kimse kimsenin arkasından iş çevirip ayağını kaydırmaya çalışmıyordu. Sadece işimize odaklanmıştık. Çalışan ve müşteri memnuniyetinde, ciro ve karlılıkta diğer grup şirketlerimizi kısa zamanda geride bırakmayı başarmıştık. Benim için a&B okuldu, Bersay ise yuva olmuştu.

10 yıla yakın bir zaman emek verdikten sonra, fikri ayrılıklar çatlaklara, çatlaklar yarıklara, yarıklar ise uçurumlara dönüştü. 2009 yılının Temmuz ayında ani bir kararla yuvadan ayrılmaya karar verdim. Yakın çalışma arkadaşlarım da benimle hareket ederek istifalarını verdiler. Artık sadece çalışma değil bir de dava arkadaşı olmuştuk. Önceden yapılmış bir planımız yoktu, yedi kişiydik ve hep birlikte en bildiğimiz şeyi yapmaya; hizmet etmeye karar verdik. Art direktör bir arkadaşımıza durumumuzu anlatarak bize bir isim ve kurumsal kimlik çalışması yapmasını rica ettik. 2 gün sonra bize Levent’te küçük bir kafede 3 alternatif çalışma sundu. Tam mutabakatla hepimiz, hikayemizi en iyi anlatan “Manifesto” isminde mutabık kaldık. Latince manus el demekti, festo ise basmak. El basmak, deklarasyon, bir fikrin ve davanın etrafında birleşmek, aynı bizim gibi…

İlk ofisimiz Etiler Starbucks Cafe idi. Üst katında bulunan büyük masayı kapatmıştık. Evden getirdiğimiz bilgisayarlar, bedava internet bağlantısı ve mis gibi kokan taze kahve. Bazen camdan yeşil ile mavinin buluştuğu boğaza doğru bakıp hayal kurarken buluyordum kendimi. Starbucks’taki misafirliğimiz 15 gün kadar sürdü. Bu zaman zarfında yine Etiler’de tam bize göre, küçük ama yeni bir giriş katını kiraladık. Teknik altyapısını ve dekorasyonunu tamamlayıp yerleştik. Daha ofise yerleşmeden 6 müşterimiz vardı. Davamıza destek veren müşterilerimiz bizi yalnız bırakmamışlardı. 7 kişilik dev kadromuzla hizmet üretiyorduk. Ofisimize taşınalı bir hafta olmuştu ki, ilk yeni müşterimizi de sosyal medya hesaplarımızdan bizi bulmuştu. Facebook, Twitter ve Linkedin hesaplarımız oldukça başarılı yönetiliyordu.

Kendimize iletişim stratejisi yapmıştık, terzi kendi söküğünü dikmek istiyordu adeta. Sektörü iyi tanıyorduk, hızlı bir analizin ardından rekabette ne yapılıyorsa uzak durmaya, ne yapılmıyorsa hayata geçirmeye çalışıyorduk. Kanın gövdeyi götürdüğü kırmızı okyanustan, güvenli sulara yani mavi okyanusa kendimizi çekmeye çalışıyorduk. Bu stratejinin bir parçası olarak ortaklarımla birlikte sektörümüzde pek çok ilki gerçekleştirdik. Henüz şirketimizi kuralı 3 ay olmuştu ki Türk Telekom’un ihalesine katıldık. En iyi teklifi biz verince Türk Telekom’un bir yıl boyunca etkinlik ve organizasyonlarından sorumlu olduk. Hem yurtdışında ve yurtiçinde pek çok etkinliğini gerçekleştirdik Türk Telekom’un.

Devletimizin ulusal markalarımızı uluslararası platformda gelişmesine katkı sağladığı Turquality Marka Destek Programı’na akredite olan ilk ve tek marka danışmanlığı şirketi olduk. Garanti Bankası ile geliştirdiğimiz “Garantili Ödeme Sistemi” ile düzenlediğimiz etkinlikleri vade farksız 4 ay sonra tahsil edildiği bir ödeme sistemini hizmet sektöründe ilk biz devreye aldık. Hizmet verdiğimiz tüm müşterilerimizin patronlarını her ay bir araya getirdiğimiz yemekler organize ettik, “Patronlar Kulübü” adıyla gerçekleştirdiğimiz bu toplantılarda, iş dünyasının yanı sıra sanat, siyaset ve medyanın ileri gelenlerini buluşturmaya devam ediyoruz.

Öte yandan, dünyada neler olduğunu da yakından takip ediyorduk. Özellikle Sir Martin Sorell ve şirketi WPP’nin yapılanması, global başarıları hem ilgimizi çekiyor hem bize ilham veriyordu. Neden dünya bizim de oyun alanımız olmasın diye düşündük. Hem muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttu. Yurtdışında şirketi ve ortaklıkları olan ilk Türk iletişim grubu olduk. Müteşebbis ruhlu müşterilerimiz nereye giderlerse hemen yanlarında olacağımıza and içmiştik bir kere. Rash-Al Khaima, Dubai, Abu Dabi, Erbil, Moskova, Kahire derken Monte Carlo.

İletişim disiplinlerindeki tüm hizmetleri tek bir çatı altında sunan Manifesto hızlı büyüyordu. Bu fırsat olduğu kadar zaman zaman da tehdit olmaya başladı. Bu yüzden ortaklarımla yine tam mutabakatla yeni uzmanlık yapıları kurmaya karar verdik. Sadece iletişim danışmanlığı hizmeti veren “Kurumsal İletişim”, etkinlik ve organizasyon yönetimi hizmetleri sunan “Corporate Events” amiral gemimiz Manifesto’nun iddasını sürdüren ve destekleyen şirketlerimiz oldular.

Başarının bence en kısa tarifi, hayal ettiğiniz yerde olup olmadığınızdır. Böyle düşününce başarıya ulaşmak için daha gidecek uzun bir yolum olduğunu düşünüyorum, çünkü hayallerim çok geniş. Geçmişte başarılı olmuş üstatlardan aldıklarıma, özümden bir şeyler katıp genç kardeşlerime iletebilirsem ne mutlu bana.